YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ Untitled 1
 
Twitter resmi hesabımı Mayıs 2017 den itibaren yeni yıla kadar dondurduğumu dost ve okurlarımın bilgisine sunarım...Yıllardır beklenen ikinci romanım, BİZİ ZAMAN YENECEK adıyla 1 Ocak 2018 den itibaren okurlarıyla buluşacak...
    NAZIM HİKMET VE MAHMUD DERVİŞ
Eklenme tarihi 9.3.2010     Okunma sayısı: 18081    

        

     New York Universitesi ve Kervokian Yakın Doğu Araştırmaları Merkezi’nin New School ile birlikte New York’ta Mart 2010'da düzenlediği NAZIM HİKMET VE MAHMUD DERVİŞ konulu uluslararası edebiyat seminerinde Yılmaz Odabaşı’nın yaptığı konuşma.

         Şiirin çehresinde iki sürgün, iki devasa yatak:

    NAZIM HİKMET VE MAHMUD  DERVİŞ

     

       Sayın konuklar,

       Öncelikle, Türkiye’nin büyük şairi Nazım Hikmet ve Filistin’in büyük şairi Mahmud Derviş’in anısına bir konferans düzenleme duyarlığı gösteren New York Üniversitesi’nin ilgili akademik kuruluna ve bu etkinliğe emeği geçenlere sonsuz şükranlarımı sunuyorum.   

      Yaşamla ve yazıyla serüvenlerini; yazgılarını, yapıtlarını, duruşlarındaki tutarlılık ve cüretlerini hep anlamlı bulduğum bu iki önemli şair hakkında  konuşmak için sizlerle olmamın, benim için onur verici olduğunu vurgulayarak hepinizi içtenlikle, saygıyla selamlıyorum.

       Yaşadıkları ülkelerde büyük baskılara uğramış, yasaklanmış, hapishanelere atılmış bu iki büyük şairin, bugün zamanın ve insanlığın ortak-evrensel vicdanında durdukları yeri çok anlamı ve duygulandırıcı buluyorum…

      "İkisinin de şiirinde inançlara, halklara ve kültürlere saygıyı, ikisinin de şiirinde mazlumların hoşgörü ve sevecenliğini, yaşadıkları toplumların  görmüş geçirmiş büyük tarihsel serüvenlerini, mağrur ve lirik aşklarını, sarp ve dik dağ yamaçlarının epik şarkılarını; özetle, ülkelerine ve insanlarına duydukları büyük aşkın muhteşem destanlarını okuyabiliriz."

        Yaşadığımız gezegenin barbarlarının, hayatları boyunca kardeşlik, barış ve sosyal adalet gibi önemli kavramlar adına pek çok şeyden feragat edebilen bu iki büyük şairden, Nazım Hikmet ve Mahmud Derviş’ten öğrenecekleri pek çok şey olduğuna inanıyorum...

       Maruz kaldıkları yasaklara, baskılara, dışlanmalara rağmen insanlığın ortak hümanist değerlerini yazdıklarıyla daha çok anlamlandıran ve edebiyatın tarihsel sürecinde imzaları ve imgeleri anıtlaşan bu iki büyük şairin anısı önünde vefayla eğilerek sözlerime başlıyorum.

     

       Nazım Hikmet ve Mahmut Derviş’in yazgılarında ortak paydalar

     "Nazım Hikmet, barış şiirleri yazarken, ikinci dünya savaşı yılları Nazi’ler Balkanlara ilerliyor, yerküre kan ve barut kokuyordu; Nazım Hikmet, upuzun mahkumiyet yıllarında insanlığın  kapılarını birer birer çalarak Hiroşima için ağıtlar yakıyordu.Mahmut Derviş, barışa dair şiirler yazarken, İsrail Sabra Şatilla kamplarında toplu katliam yapıyordu. Onca yas ve öfkeye rağmen her iki şair de şiddeti asla kutsamadılar...

      Birbirlerini hiç tanımadan ayrı ülkelerde, farklı yıllarda farklı sosyokültürel ve siyasal iklimlerde yazmalarına rağmen, her iki şairin de yazgılarının yer yer kesiştiği dikkat  çekicidir.

       Her ikisi de devlet menşeli baskılar yaşamış, ikisi de siyasal nedenlerle hapis yatmış, ikisi de yazdıkları ve siyasal düşünceleri nedeniyle yaşadıkları ülkelerde belli dönemlerde aforoz edilmiş, ikisi de yaşamlarını sürgünde noktalamışlardır.

      İki şairin de yazgılarının, yazınsal pratiklerinin bir biçimde çakıştığı daha pek çok nüans sayılabilir.Örneğin, Mahmut Derviş, benim de yönetim kurulu üyesi olduğum Nazım Hikmet Vakfı’nın Nazım Hikmet’in anısına düzenlediği Nazım Hikmet Uluslararası Şiir Ödülü’nü kazanmıştır.Türkçenin büyük şairi Nazım Hikmet’i hiç tanımadan, Filistin’in büyük şairi Mahmut Derviş’in yazgısı gibi adı da bu ödül vesilesiyle Nazım Hikmet’le birlikte anılmıştır.

      Her ikisi de  totaliter devlet gelenekleri tarafından olabildiğince hırpalanmış, sefalet çekmiş, her ikisi de sürgüne, gadre, iftiraya maruz kalmış ve her ikisi de ülkelerini ve insanlarını tapınırcasına sevmişlerdir...

     İkisi de yasa koyucuların gazabına rağmen, yazdıkları büyük şiirleri mazlumların lehine kılarak kuşaktan kuşağa aktarılacak bir dil bırakmışlardır.

     Kanımca şiirin dervişi Mahmut Derviş de kendi anayurdunun Nazım Hikmet'idir.Her ikisinin de yaşadığı toplumsal- siyasal süreçlerde ödedikleri ağır bedelleri ve yazdıkları yıllarda ülkelerinde olup bitenleri dikkate almamız, şiirlerinin içerdiği bıçkınlığı ve öfkeyi de daha doğru algılamamıza olanak sağlayacaktır.

      İkisinin de şiirinde inançlara, halklara ve kültürlere saygıyı, ikisinin de şiirinde mazlumların hoşgörü ve sevecenliğini, yaşadıkları toplumların  görmüş geçirmiş büyük tarihsel serüvenlerini, mağrur ve lirik aşklarını, sarp ve dik dağ yamaçlarının epik şarkılarını; özetle, ülkelerine ve insanlarına duydukları büyük aşkın muhteşem destanlarını okuyabiliriz.

     "Her biri yakın yıllarda, fakat farklı sosyokültürel ve  siyasal iklimlerden yapıtlarını damıtmış olsalar da, hem Türkiye’de hem Filistin’de çağdaş şiirin nüvelerinde halen onların kurdukları dilin; onların ideolojik, estetik tercih ve cüretlerinin yadsınamaz izleri var…"

       İkisi de modern ve laik bir yaşam tarzını benimsemişlerdi.İkisi de insanlığın kardeşliğini ve barışı hep yücelttiler...Nazım Hikmet, barış şiirleri yazarken, ikinci dünya savaşı yılları Nazi’ler Balkanlara ilerliyor, yerküre kan ve barut kokuyordu. Nazım Hikmet, upuzun mahkumiyet yıllarında insanlığın  kapılarını birer birer çalarak Hiroşima için ağıtlar yakıyordu...Mahmut Derviş, barışa dair şiirler yazarken, İsrail Sabra Şatilla kamplarında toplu katliam yapıyordu.

      Buna rağmen barışçıydı Mahmut Derviş de.Yaser Arafat’a “barış olmalı,” diyordu ve Hamas'ın, Hizbullah'ın, bir dönem El-Fetih’in aksine uçak kaçırmalara, intihar bombacılarına karşıydı.Onca öfkeye rağmen her iki şair de şiddeti asla kutsamadılar...

       Her biri yakın yıllarda, fakat farklı sosyokültürel ve siyasal iklimlerden yapıtlarını damıtmış olsalar da, hem Türkiye’de hem Filistin’de çağdaş şiirin nüvelerinde halen onların kurdukları dilin; onların ideolojik, estetik tercih ve cüretlerinin yadsınamaz izleri var…

        Filistin’in Nazım Hikmet’i Mahmut Derviş

       Henüz altı yaşındayken, 1948 yılında yaşadığı köy yerle bir edilen ve daha sonra kendini birçok Filistinli gibi Lübnan’da bir mülteci kampında bulan Mahmud Derviş’in, bir dönem Filistin Kurtuluş Örgütü’nde çalışmasını da, ”kimlik kartı” gibi herkesi derinden etkileyen bazı şiirlerini de anlamak için onun  biyografisinde kısaca göz atmamız yeterlidir.

      Bilineceği gibi Çağdaş Filistin edebiyatının ve özellikle şiirinin öncüleri Fadva Tukan, Kerim-el Kermi (Ebu Selma) gibi isimlerdir.Daha sonra Samih El Kasım ve Mahmud Derviş, bu şairlerin şiirlerini izleyerek modern Filistin şiirinin bugün vardığı dilsel ve estetik yetkinliğin en iyi örneklerini ortaya koymuşlardır.

      Filistin’in vicdanı bir kavga şairi olarak öne çıkan Mahmut Derviş’in şiirleri, kuşkusuz yaşadığı nesnel koşullardan soyutlanarak ele alınamaz; örneğin, kendisiyle yapılan bir söyleşide çocukluk yıllarına dair şunları söyler:

      "Çocukluğum, tüm halkımın dramıyla ilişkili olarak, kişisel dramımın başlangıcı oldu. 1948 yazının o gecesinde, dingin bir köyde atılan mermiler ayırım gözetmedi.Altı yaşındaydım, zeytinliklere, sonra dağlara koşar buldum kendimi, bazen yalınayak, bazen yere kapaklanarak. Korkuyla ve susuzlukla geçen kanlı bir geceden sonra Lübnan denen yerde bulduk kendimizi(...)"  

      Mahmud Derviş, Arap şiirinin bütün kaynaklarından yararlanarak çağdaş Filistin edebiyatının oluşmasında büyük bir role sahiptir.

      

       Filistin Kurtuluş Örgütü’nün 1982 Eylül'ünde Beyrut'tan çekilişinden sonra: "Yerküre üzerimize kapanıp bizi son çıkıştan dışarı itiyor; ve bizler geçebilmek için kollarımızı ve bacaklarımızı koparıp atıyoruz," demiştir.Sonra halkının düşleri ve kavgası adına yaşadığımız gezegende algısı ve vicdanı olan herkesi irkilten o ünlü dizesini yazmıştır:"Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var!"

       O, “Beyrut Kasidesi”nde yazdığı gibi, Filistin’in şakağında ve vicdanında ayaklanışıydı özgürlüğün.Bu yüzden bıçkındı onun Filistin’den dünyaya yankılanarak bir çavlana dönüşen sesi : “Ben Arap Ahmet'im / Dedi / Ben kurşunlar / Ben portakallar / Ve düşler. / Benim çadırımdır Tel Zaatar / Anayurt benim / Sürüp giden o yolculuk anayurda / Doğu'dan ta Batı'ya / Bilendi bütün kılıçlar Ahmed tanımaya başlarken / Ellerini ayaklarını / Süzülen bir yıldız gibi Bakıp bakıp Hayfa' ya. / Ahmed'di seçilen kurban / Kentler asfalt organlarını / Bırakıp arkalarında / Düştüler peşine Ahmed'in / Öldürmek için. / Doğu'dan ta Batı'ya / Cenaze törenini hazırlıyorlardı. / Giyotinlerden giyotin beğenip...”

     Kanımca biçimlendiği nesnel koşullar ve tanıklıkları, onu bütün ötekilerle, yaşadığımız gezegenin bütün mazlumları ve mağdurlarıyla empati kurabilen bir ruhsal derinliğe de yöneltmiştir.Bir yazısında şöyle der:

    “Başkalarını düşün: kahvaltını hazırlarken düşün başkalarını. Güvercinlere yem vermeyi unutma. Başkalarını düşün savaşırken, barış isteyen ötekileri. Su faturanı öderken, düşün sadece bulutlardan su içenleri. Eve giderken, kendi evine, çadırda yaşayanları düşün. Uyurken ve gezegenleri sayarken baş koyacak bir yastığı olmayanları.İmgelerle özgürleşirken sen, konuşma hakkı gasp edilenleri düşün ve uzaktaki ötekini düşünürken kendini düşün ve de ki: Keşke bir mum olabilsem şu karanlıkta…”

   Aynı coğrafyanın bir başka entelektüeli Edward Said, onun için “Filistin'in en görkemli ve zeki şairi,” demiştir.Kendi yurdunu önce diliyle; dizeleri ve imgeleriyle inşâ eden Mahmud  Derviş, kanımca modern Arap Şiirinin de günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biridir.

        İnsanlık da onun sesine kayıtsız kalmadı ve ona Lenin Ödülü’nü, Lotus Edebiyat Ödülü’nü ve Nazım Hikmet Uluslar arası Şiir Ödülü’nü verdi. Aslında ona en büyük ödülü dizelerini ezberleyen Ortadoğulu çocuklar verdi. Sözlerini yazdığı Filistin Ulusal Marşı Neşîd el-intifadayı okuyanlar verdi...

     Ben de verdim ve yaşadığım ülkede onun “Kimlik Kartı” adlı şiirini miting alanlarını dolduran binlerce insana çeyrek yüzyıl önce okuyan kuşağım verdi. Türkiye’de bugüne kadar yirmi kadar kitabı çevrilerek onun sesini kalplerinde hisseden(Türküyle, Kürdüyle) Türkiye insanı verdi...

     Onu çağdaş Filistin Şiirinden modern dünya şiirine taşıyan insanlığın ortak evrensel vicdanı ve barışa duyulan özlemin yüceliği verdi…

     O, sesine yankı bularak 9 Ağustos 2008’de Houston’da  bu dünyadan vakur ve onurlu ayrıldı. Anısını bir kez daha saygıyla selamlıyorum!

      Türkçe’nin büyük şairi Komünist Nazım Hikmet

     Nazım Hikmet hakkında kanımca burada sizlere söylenebilecek her şey, bugüne dek onu anlatmaya adanmış onlarca kitap, yüzlerce inceleme ve makalenin gölgesinde bir

nüans olarak kalmaya  yazgılıdır.

       

     
       Nâzım Hikmet, 1929’da yayınlanan ilk kitabı “835 Satır'la Türkçe’de Divan ve Halk
şiirinin kaynaklarından yararlanıp o geleneği geliştirerek modern bir şiir kurduğunu

kanıtlamış ve Türkçenin en özel şairi olma sıfatını hak etmiş bir şairdir.Serbest nazımın ilk uygulayıcısı olarak çağdaş Türkiye şiirinin öncüsüdür.

         Hece ölçüsüyle yazmanın kalıplarına sığmayan Nâzım Hikmet, Sovyetler Birliği'nde kaldığı ilk yıllarda (1922-1925), biçim arayışlarını sürdürmüş, daha sonra  geleneksel

dize yapısını yıkarak Türkçenin fonetik özelliklerini kullanan serbest nazım üslubuyla Türkçe şiirde bir devrim yaratmıştı.Onun şiirindeki bu bu değişimde Mayakovski' nin

ve Gelecekçilik akımını savunan öbür genç Sovyet şairlerinin de etkisi olmuştur.

     Böylelikle şair Nazım Hikmet, yaşama sırt dönerek kendi fildişi kulelerine çekilen ve ve şiir yazmayı halktan kopuk marjinal bir uğraş olarak görenlerle yollarını

tamamen ayırmıştır...

     1917 Sovyet Ekim Devrimi’nden sonra dünyaya yayılan Sosyalizmin Türkiye’de gözüpek bir savunucusu olarak TKP’yi (Türkiye Komünist Partisi’ni) benimseyerek üyesi olan şair Nazım Hikmet, sırf bu yüzden  ülkesinde her tür baskıya, yoksulluğa, iftiraya ,mahkumiyete maruz kalmış ve Türkiye’de 1925 yılından itibaren şiirleri ve yazıları yüzünden toplam on bir ayrı davadan yargılanmıştır.

      1938 yılında Kara Harp Okulu öğrencileri arasında komünizm propagandası yaptığı ve  “orduyu isyana teşvik ettiği” iddiasıyla yargılanan şair, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'nce 15 yıl, ardından Donanma içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve aldığı bu ceza, 28 yıl dört aya indirilmiştir.Daha sonra 1950’de çıkarılan af yasası kapsamına alınması için Türkiye’de aydınlar tarafından başlatılan büyük bir kampanyanın ardından, hukukçular yasal yollara başvurmuş, bu arada Nâzım Hikmet hapishanede açlık grevine başlamıştır…

        

         Şair Nazım Hikmet, 13 yıl hapis  yattıktan  sonra 1950’de özgürlüğüne kavuşmuş ve hapishanede bulunduğu yıllarda  Anadolu insanının uzun soluklu destanlarını yazmış, Türkiye’de okurları, sevenleri arasında “mavi gözlü dev” lakabıyla anılmıştır.   "Bir entelektüel, bir sevda ve kavga adamı olan büyük şair Nazım Hikmet:“Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, yüz milyonlarca insana, bir tek ağaca, bütün bir ormana, bir tek düşünceye ve fikre aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir,”der..."

       Nazım Hikmet’in şiirleri, 1938 yılında hapishaneye girmesinden sonra  ülkesinde yasaklanmıştır.Öyle ki bu yasak, ölümünden iki yıl sonrasına, 1965 yılına kadar sürmüştür. Bir şiirinde “Yazdıklarım otuz kırk dilde basılır,/ Türkiye’mde Türkçemle yasak,” diyerek bu yasakla ilgili haklı bir serzenişte de bulunmuştur.

       1950 yılında serbest bırakıldıktan sonra ülkesi Türkiye’de  iş bulamayan, kitaplarını yayınlayamayan Nazım Hikmet için bu kez askerlik kararı alınmış, elli yaşında, sağlık sorunları olan şair, bir motorla gittiği Karadeniz'de seyreden Romanya bandıralı bir gemiye binerek Türkiye'den Rusya’ya kaçmak zorunda kalmıştır...

       Ülkesi dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa (Paris), Havana, Mısır gibi ülkeleri dolaşmış, bu ülkelerde konferanslar ve savaş karşıtı eylemlere katılmış, radyo programları yapmıştır.Rusya’ya kaçırıldıktan sonra 25 Temmuz 1951’de Türkiye’de bakanlar kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılan Nazım Hikmet hakkında verilen kararın gerekçesi:"…Komünizmi yaymak maksadını gütmek, neşriyatıyla Sovyet hükümetinin verdiği hizmeti ifa etmek” olarak açıklanmıştır.

       1961’de Pravda ve Literaturya gazetelerinde yayınlanan bir şiirinde ise Stalin’i eleştirmiştir. Bazı eleştirel yaklaşımları ve bir şiiri Sovyet düşmanlığı şeklinde yorumlanınca, 1963’te Lenin Ödülü’nün kendisine verilmesi bile engellenmiş, kendi yurdunda dışlandığı yetmiyormuş gibi, o dönem SBKP’ nin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin) şimşeklerini de üzerine çekmiştir...

       

       Bir entelektüel, bir sevda ve kavga adamı olan büyük şair Nazım Hikmet:“Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, yüz milyonlarca insana, bir tek ağaca, bütün bir ormana, bir tek düşünceye ve fikre aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir,”der. Ona göre "aşık olmak da ayıp değil," bilakis bir maharettir; bütün maharet de yürektir, yürektedir.“ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil”dir...

        Çağdaş Türkiye şiirinin en büyük şairi olan Nâzım Hikmet, 20 yy.’ın ilk yarısında yaşamış olmasına rağmen, çağının en önemli şairlerinden biri olarak kabul edilmiş, yaşadığı yıllardan itibaren yazdıklarıyla haklı bir üne kavuşarak şiirleri birçok dile çevrilmiştir.Ayrıca  romanlar, oyunlar da yazmış, yazdığı oyunlarından film, bale, opera uygulamaları yapılmıştır.

       

       3 Haziran 1963’te Moskova’da hayata veda etmiş ve Türkçe’nin bu en büyük şairi de sürgünde yitirilmiştir...Halen Rusya’nın Moskova kendinde ünlü Novo-Deviçye (??????????? ????????) mezarlığında gömülüdür. Mezar taşı siyah granitten olup, önemli şiirlerinden biri olan “rüzgâra karşı yürüyen adam” figürü de mezar taşının üzerine işlenmiştir.Anısını saygıyla selamlıyorum!  

      Bugünün Türkiye’sinde Nazım Hikmet

      "Bizler, Nazım Hikmet’in şair kardeşleri, evlatları ve öğrencileri, halen 2010 Türkiye’sinde her geçen gün yeni bir askeri darbe planının ifşa edildiği, atanmış generallerin seçilmiş hükümetlerden daha  çok itibar gördüğü ve seslerinin çok daha gür çıktığı bir ülkede yaşıyor ve yazıyoruz..."

        Türkçe’nin en büyük şairi Nazım Hikmet’in şiirleri ve kitapları her ne kadar hapishaneye girdiği 1938'den 1965 yılına kadar geçen evrede -yirmi yedi yıl gibi uzun bir süre- yasaklı kalmışsa da, kitaplarını bulundurmak, şiirlerini aleni biçimde okumak, 12 Mart 1971’den sonra gerçekleştirilen askeri darbeden sonra yine sıkıntılara neden olmuştur. Onun kitaplarını, şiirlerini bulunduran veya okuyanlar gözaltına alınmış, şiirlerini sevenlere uzun yıllar “komünist” ve “vatan haini” yaftası iliştirmiştir.

       "Türkiye’de zaten milyonların gönlünde vatandaş olan Nazım Hikmet’in vatandaşlık hakkının iadesine, kendisi de bir  şair sayılan Bülent Ecevit gibi politikacılar dahil, hükümet oldukları dönemler dahil Türkiye’de uzun yıllar sıcak bakılmamıştır..."

       Nazım Hikmet’in meşruiyet kazandığı 70’li yılların sonunda, bu kez de 12 Eylül 1980’de bir başka askeri darbeyle Türkiye’de yasama, yürütme ve yargı yeniden feshedilmiş, benim de aralarında bulunduğum yüz binlerce öğrenci, akademisyen ve yurttaş, askeri hapishanelere atılıp işkencelere maruz kalmış ve Nazım Hikmet, sanata, insana düşman ve buldukları yerlerde kitapları toplatıp yakan, sanat ve düşünce kitaplarını TV’lerde suç unsuru gibi teşhir eden  generallerin yönettiği Türkiye’de, bu kez de 80’lerin sonuna kadar bir anlamda  askeri darbeler yüzünden yasaklı kalmıştır. 

       1980’lerin sonundan itibaren  hala Demokratikleşme sancıları yaşayan Türkiye'de, Nazım Hikmet’in vatandaşlık hakkının iade edilmesi için “Vatandaş Nazım” konulu kampanyalar düzenlenmiş, şiirleri Türkiye’de zaten milyonların gönlünde vatandaş olan Nazım Hikmet’in vatandaşlık hakkının iadesine, kendisi de bir şair sayılan Bülent Ecevit gibi politikacılar dahil, hükümet oldukları dönemler dahil Türkiye’de uzun yıllar sıcak bakılmamıştır...

       

      Türkiye’de 1991 yılında kurulan Nazım Hikmet Vakfı, büyük şairin bir şiirinde vurguladığı gibi öldüğünde ülkesinde bir Çınar ağacının altına gömülme isteğine uygun olarak, Anadolu’daki devasa çınar ağaçlarına “Nazım Hikmet bu ağacın altında yatmaktadır” ibaresi içeren plaketler dağıtmış, bu plaketler Türkiye’de birçok ilçenin, kasabanın çınar ağaçlarına asılmış, fakat Nazım Hikmet’in vatandaşlık hakkı, 2009 yılına kadar Türkiye’de hiçbir siyasi erk ve iktidar tarafından kabul edilmemiş ve bu öneri, uzun yıllar hiçbir biçimde benimsenmemiştir...

       "Evrensel şair Nazım Hikmet'in okur profilinin baskın çoğunluğunu oluşturan ve özellikle Sovyetler Birliği'nde Sosyalizmin çöküşünden sonra Türkiye'de giderek kendini lokalleştiren nasyonal sol tarafından Nazım Hikmet'in vatandaşlık hakkının iadesi benimsenmemiş, halen Türkiye'de hükümet olan AK Parti’nin aldığı "vatandaşlık" kararı, onu seven, benimseyen  birçok kurum ve kişiyi neredeyse hiç ilgilendirmemiştir..." 

       Sonunda 2009 yılının 5 Ocak Günü "Nazım Hikmet'in Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükte kaldırılmasına ilişkin önerge" Bakanlar Kurulu'nda ilk kez imzaya açılmış, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Nazım Hikmet'in yeniden Türkiye vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu'nca oylanarak kabul edildiğini açıklamıştır...

       

      Türkiye Bakanlar Kurulu'nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu kararla, Nazım Hikmet, tam 58 yıl sonra yeniden ülkesi Türkiye'nin vatandaşı olmuştur...

        Fakat halen yaşadığım Türkiye’de özel üniversiteler hariç, devlete ve dolayısıyla yüksek öğretim kurumlarına bağlı herhangi bir üniversitede, şimdi New York Üniversitesi’nin düzenlediği bu etkinlik örneği bir sempozyum vb. düzenlemek, oraya benim gibi muhalif şairlerin katılımını sağlamak daha bıçak sırtı bir iştir.Yani ölümünden sonra aradan geçen yarım yüzyıla ulaşan bir evreye  rağmen halen Türkiye’de pek çok devlet üniversitesinde bizler, yani Türkiye'nin yeni muhalif şairleri gidip Nazım Hikmet’i konuşamayız, dahası konuşturulmayız. 

     Bizler, Nazım Hikmet’in şair kardeşleri, evlatları ve öğrencileri, halen 2010 Türkiye’sinde her geçen gün yeni bir askeri darbe planının ifşa edildiği, atanmış generallerin seçilmiş hükümetlerden daha  çok itibar gördüğü ve seslerinin çok daha gür çıktığı bir ülkede yaşıyor ve yazıyoruz.Halen çocuklarımızı, zorunlu olarak Nazım Hikmet gibi uluslar arası kabul görmüş büyük şairimizin şiirlerinin bir tek dizesine bile yer vermeyen bir eğitim anlayışının okullarına gönderiyoruz...

     Bizler, Nazım Hikmet ile aynı dilde ve aynı coğrafyada yazmayı sürdüren şairler, hala onun bir tek dizesine bile okul kitaplarında yer verilmeyişinin utancını yaşıyoruz...

     Bu ayıbın artık Türkiye’nin alnından silinmesi için, Türkiye’ye; oradaki siyasi idarecilere, Milli Eğitim Bakanlığı’na ve üniversite rektörlerine sesleniyorum:  

     Türkiye’nin büyük şairi Nazım Hikmet’in onuruna, düşlerine yaraşır biçimde onun şiirlerini çocuklarımızın okul kitaplarından, onun acılarla gelip geçtiği, hapishanelerinde yattığı Anadolu’dan, ülkesinin kütüphanelerinden sakınıp saklamayınız ve unutmayınız ki, Nazım Hikmet’ten utanacağınız ve onu eğitim kurumlarınızdan sakınacağınız her yıl, uygarlıktan ve edebiyatın büyük gücünden utanmanız gereken yıllar olarak yalnız Türkiye'nin değil, insanlığın ortak hafızasına yazılacaktır!

     Beni dinlediğiniz için teşekkür ederek sizleri tekrar saygı ve içtenlikle selamlıyorum.

     Böylesi etkinlikleri Türkiye üniversitelerinde de görebilmek umuduyla New York Üniversitesi’ne ve bu etkinliğe emek verenlere, katılımcılara bir kez daha sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

                                                                          Yılmaz ODABAŞI

            -------------------------------------

          Not:Nazım Hikmet'in,  Kürt sorunu hakkında Sorbon Üniversitesi Kürt Dili Profesörü Kürdolog Kamuran Bedirhan'a 1961 yılında gönderdiği bir mektup, Bedirhan'ın Paris Kürt Enstitüsü'ne bağışlanan kitapları arasında bulunmuştu.Bu mektubun içeriği için bkz.:

            http://www.itusozluk.com/goster.php/naz%FDm+hikmet+in+k%FCrt+sorununa+bak%FD%FE%FD 

          Bu linkler, yukarıdaki konuşmamla ilintili olmayıp, Amerika'da bir akademisyenin şahsıma yönelttiği soruya yanıt niteliğindedir...(Y.O.) 

                                          




Geri
 
Yeni baskıları bulunmayan: Toplu şiirler HER ÖMÜR KENDİ GENÇLİĞİNDEN VURULUR ile ŞARKISI BEYAZ (Roman) yeni baskıları 2017 güz dönemi Siyah Beyaz Yayınları'ndan çıkacaktır.
     Yılmaz Odabaşı resmi web sitesi ® 2007