YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ Untitled 1
 
Twitter resmi hesabımı Mayıs 2017 den itibaren yeni yıla kadar dondurduğumu dost ve okurlarımın bilgisine sunarım...Yıllardır beklenen ikinci romanım, BİZİ ZAMAN YENECEK adıyla 1 Ocak 2018 den itibaren okurlarıyla buluşacak...
    KUŞLAR UZAKTI SONRA
Eklenme tarihi 5.1.2016 1     Okunma sayısı: 12918    

 

   KUŞLAR UZAKTI SONRA

                     "Alnı özlemle dağınık bir akşam getirdim sana. 
                      Sar, büyüt ellerinle konuk et sıcaklığına;           
                      konuk et, kanatları kanatılmış kuşlar getirdim sana…"  
                                                   
       
      Kiremitleri bir bir sayılan sıvasız, çatısız evlerin avlularından domatesli bulgur pilavı kokularının sokaklara dağılıp tezek, iğde kokularına karıştığı ve “bir varmiş bir yohmiş allahın kuli çohmuş” diye başlayan masallardaki mucizelerin nâçâr hallerimizle fena takıştığı o yıllar, şehrin bittiği yerin, Diyarbakır’ın Bağlar semti Kuruçeşme mahallesinin “sınır” çocuklarıydık.

      Yağmur sularının oluşturduğu birikintilerde yüzen, yıkanan kaz ve ördek sürülerinin huzurunu kaçırıp, o çamur deryalarında boğuşan hırnıkli (sümüklü) Mıhâme’ler, Sılo’lar, Yilo’lardık.  Birbirimizi daha çok kızdırmak istediğimizde “rütto” derdik.. ”Rût”, Kürtçe’de "çıplak" anlamındaydı; her birimiz rüttoluğu reddetmek adına o çamurlu sularda debelenirken, aslında topumuzun da “rût”, yani cısçıplak olduğumuzu birbirimize itiraf etmez, bunu bilmez, hatta düşünmez, hem bilsek bile belki kabullenmezdik... 
      Orada hayat bütün sadeliğiyle sürerken, akşamüstleri komşu at arabacılar, faytoncular koşumlarından söktükleri atlarını şefkatle avlulardaki ahırlara çekip tulumbalı kuyulardan, çeşmelerden taşıdıkları sularla yıkar, atların gövdelerinden süzülen kirli sular dar, kasvetli sokağımıza dağılıp minik dereler oluştururdu. Önce kediler, kazlar, ördekler, sonra tavuklar sularını akşamüstlerinin o minik derelerinden içer ve o su birikintileri yayılıp, sokağımızdaki ağaç köklerine dağılırdı. 
      Otuz kırk haneli Yeniköy, yanı başımızda tek katlı damları ve upuzun dut ağaçlarıyla görünür, o köy ile mahallemizi sadece geniş bir buğday tarlası ayırırdı. Bir taş atımı uzağımızdaki Yeniköy’e bakan sokağımızda kedilerden ağaçlara, analardan evlatlara herkes memnundu halinden; hayat memnundu bizden...
     O yıllar bölgenin tek  havaalanı hemen karşımızda, Yeniköy’ün bitişiğindeydi. Sabahın ilk ışıklarından itibaren gün boyu keşif uçuşları yapan ve  bölgenin muhtelif askeri üslerine, sınır boylarına gidip dönen jetlerin, helikopterlerin kulaklarımızı tırmalayan gürültüleri tümünün pistlerine dönmeleriyle kesildiğinde,  akşamüstleri nöbeti güvercinler devralır ve Bağlar semtinin kuşbazları evlerinin damlarından ayrı ayrı salarlardı güvercinlerini gökyüzüne…      
      Rengârenk güvercinler, beşerli onarlı gruplar halinde taklalar atarak kanat şakırtılarıyla yükselip bakır bir siniyi andıran akşam güneşinin kızıllığında kavisler çizerek uçuşurlardı. 
     Güvercinler, gündüzlerimizin göğünü işgal eden o demir ve çelik yığını felaketleri; yani  jetleri, uçakları adeta gökyüzüne unutturmak istercesine günbatımına dek yükselerek dönerken, her akşamüstü evimizin damında o güvercinleri izlemekten bazen boynum tutulurdu.
      Akşamın kızıllığı, yerini yavaş yavaş  geceye bıraktıkça anaların ilenmeleri de artardı avlulardan. Evlerin damlarının birbirine uzaklığı üç beş metreyi geçmediğinden, konuşulanlar da kolayca duyulurdu:
      “Başşın yiye kuşlaar! Rebbi heyr görmeyesen, kôr olasan kôr bahasan!”
      “Get baban elinden ati al kuruf kurçum olasan, ciğerin ağzından geleee!”
      Kuşbazlar ise, damlarda gözlerini güvercinlerinden ayırmadan, -kimileri de bitişik avluların genç kızlarına cakalı bakışlar fırlatarak- külhanca yanıtlarlardı avlulardan işitilen sesleri:
     “Kız ana, çatlama geliyıh haa!”
      Bazı anaların sesleri ise daha şefkatli duyulurdu:
     “Ana kurban, heç ac olmamişsan? Kadan belan bahan gele, muğrup (akşam) olmiş, de hade in damdan düşersen oğul!”
      Sonra güneşin son demi Yeniköy sırtlarında  yiterken, yuvalarına dönen güvercinlerin yemleri verilir, geceleri damlarda karpuzlar kesilir, daha buzdolabı nedir bilmediğimiz o yıllar su, ağızları tülbentle bağlanmış kiremit testilerden içilirdi. Gün biterken güvercinleri başka güvercinler tarafından ayartılıp başka yuvalara giden kuşbazlar ise mağlup ve mutsuz inerlerdi geceye…      Ben de o kentin bitimindeki yoksul mahallemizi dünyanın başladığı yer sanan ve  jetlerle yamalı bir göğün altında güvercinlere, gökyüzüne âşık bir çocuktum. Yaz ayları damda yatarken sivrisineklerden korunmak için örtündüğümüz Amerikan bezi pikelerin altında ışıl ışıl yıldızları sayarak daldığım  uykuların rüyalarında çoğu zaman yüzlerce, binlerce güvercin uçuruyordum.
       Mahallemizde en genç kuşbazlar bile bıyıkları terlemiş delikanlılardan oluşuyor, benim yaşlarımdaki çocukların kuşbazlığa heveslenmeleri nedense yadırganıyordu. Bu yüzden kuşbazları kıskançlık ve hayranlıkla karışık duygularla izlerken, beni o mahalleye konuk etmiş dünyadan, yakınlarımın vaat ettiği geleceğimden sadece bir kuşbaz olmamı sağlamasından başka hiçbir şey istemiyordum.
      Gündüzler boyu kalkıp inen jetlerin gürültüsüyle gökyüzünün depremine karada ortak, o çelik felaketleri sayarak ve sık sık gökyüzüne bakarak sabırsızca büyürken, bir gün bir kuşbaz olacağıma inanıyor ve  bunu bütün kalbimle istiyordum.
      “Kurban olam Yılmaz’ım, büyüye, tohtor ola,” dedikçe anam, “Yooh, ben kuşbaz olacağım!” diye çıkıştığımda, anamın yüzünde bir keder gölgeleniyor ve yüzüme şaşkın şaşkın bakarak susuyordu. Sonra düşlerimde taklacı güvercinler uçuşuyor, rüyalarımda yumurtaları birer birer kırılıyor ve geceler boyu uykularımda tüyü bitmemiş güvercin yavruları dolaşıyordu.  Kendilerine nasıl da gıpta ederek baktığımdan habersiz kuşbazlara imrenirken, gökyüzüne yakın olmanın jetlere değil, kuşlara yakın olmaktan geçtiğine nasıl da inanıyordum.

      Kavurucu yaz sıcaklarının elektrik tellerini sarkıttığı, susuz kalan serçelerin asfaltı sıcaktan yumuşamış caddelere düşüp kaldığı, akşamüstleri at arabalarında kalıp kalıp buzların satırlarla parçalanarak satıldığı ve pirinç güğümlerinin şangırtılarıyla, şalvarlarıyla meyan şerbetçilerin iki büklüm varoşları turladığı yaz, yine ilkyazı erken çelmeleyerek başlamıştı.
      Göğünde rengârenk güvercinlerin jetlerle rekabet ettiği Bağlar Kuruçeşme mahallesinde, bir kuşbaz olabilmek için sabrımın giderek tükendiği günlerdi. Bir çift güvercin için ergenleşmeye heveslenip, günleri günlere ekleyerek ayları saymaktan büsbütün yorulduğum günlerdi. Babama yakarışlarım boşunaydı; anam da babamla hemfikir, güvercinlerle ilgilenirken damdan düşebileceğim gibi basit bir olasılığa inanıyordu.
      Babam dama çıkmazdı hiç; bir çift güvercin alıp beslesem aslında haberi bile olmazdı, ama kim beş parasızlığa güvercin verirdi ki? Artık boyumun diğer kuşbazlar gibi uzamasını beklemeye tahammülüm de kalmamıştı; güvercin yavruları yumurtalardan yirmi bir günde çıkıp bir ayda uçmaya başlıyor, benim boyum ise bir ayda bir milim bile uzamıyordu. Boyumu, elektrik düğmesine uzanarak her gün yeniden kontrol ediyor, fakat  parmaklarımın inadına hep aynı yerde kaldığını görüyordum.
       İşte o günler Yeniköy’de oturan ve abisi kuşbaz olan bir sınıf arkadaşım  yeni bir derse başlamak üzereyken kulağıma fısıldadı:
      “Saan bi çüt kuş verecağım, he imanıma!”
      Duyabileceğim en güzel cümleydi… Sınıfa öğretmen girince daha fazla bir şey soramamış, ama dersin sonuna dek sevinçten içim içime sığmamıştı. Sınıf arkadaşım, heyecanla çarpan kalbimden nasıl güvercinler uçurduğumdan habersiz ders sürerken sıranın altından çıkardığı çüküyle oynuyor, başı ise dersi dinler gibi oturuyordu. Teneffüs zilinin çalmasıyla kolunu tuttum:
      “Ne zaman verecahsın, ne zaman?”
      “Hama (hemen) gidah alah; ama birez para. Beleş olmiy, abem kızar. ” 
      “Para istiysen?”
      “Hee, para!”
      “Para yohtur. ”
      “Heeç mi?”
      “Heç yohtur, vallah!”
      “Elese olmiy; abem kızmayaydi allahvekil verecahtım…”
       Bıçak gibi bir sessizlik girdi aramıza; utanmasam orada  ağlayacaktım.
      “Borca olmiy?”
      “Yooh, tıkko para, borca olmiy!”
      “Saan kitap verım!”
      “Kitabın çohtur?”
      “He, çooh! Kaptan Swing, Zagor, Teksas, Tommiks, Mandrake, Kızılmaske...”
      “Mandrake istemiyem; o ibnenin çaketinden benim gıcığım geliy, ” dedi ve ekledi:
      “Senin baban yağciydi, degil?”
      “Yoh, yağci degil, yağ fabrikasi temsilcisi.”
      “Yav her neysene, yağcidir yani! Evinizde yağ vardır?”
      “Vardır; ama babam bakal tükenlerine dağıtiy; alsam heç olmaz…”
      “Yağ sizin evın yaği değildir,  yane evınızde değildir?”
      “He, evdedır, ama evın yaği değildir, tükenlere dağitiy.”
      “Kitaplarlan barabar birez de yağ getır, kuşlari al!”
       Son cümlesiyle kestirip attı ve dönüp sırtını gitti.
       Sınıf arkadaşım çaresiz bırakmıştı beni. O güne kadar böyle bir şey yapmamış, evdekilerden habersiz hiçbir şey almamıştım. Biliyordum ki istesem, söylesem vermeyecek, üstüne  üstlük onlarca soru sormadan yakamı bırakmayacaklardı. O gün kara  tahtaya boş özlerle bakıp düşündüm..
     Gündüzlerimizin göğünde jetler, akşamüstleri damlardan üçer beşer yükselen güvercinler bana hep bir kuşbaz olmadığımı hatırlatıyorlardı. Hep koyu yeşil elbise giyen çocukluğumun ilk aşkı bile, bana kuşbaz abisini, sonra da bir kuşbaz olmadığımı hatırlatıyordu. Sabrım tükenmişti; eve döndüğümde kararımı vermiştim. Önce yatak balyalarının konulduğu “yüklük” yerlerine boca ettiğim kitapları birer ikişer çıkarıp paketledim. O kitapların her birini en az on kez okumuştum. Sonra odada duran koliden aldığım üç paket “Evet” yağını akşamdan bir gazete kâğıdına sararak okul kitaplarımın arasına sakladım.
      O gece yüzümdeki suçlu ifadeyi gizlemeye çalışarak bir süre oturduktan sonra sevinçle karışık korkularla uyudum. Sabahleyin sınıfa girer girmez kitapları ve yağ paketlerini sınıf arkadaşıma teslim ettim. O da okul çıkışı gidip güvercinleri alacağımızı söylediğinde sevinçle ışıdı gözlerim. 
      Kitap paketini oturduğu sıraya saklayan arkadaşım, meğer yağ paketlerini de yanı başındaki radyatörün üzerine koymuş.Çok geçmeden, daha günün ilk dersinin orta yerinde  ipince bir yağ şeridinin öğretmen masasına doğru aktığını görünce, sıralarımızda sıkıntıyla kıvranmaya başladık. Radyatörün üzerinde ise sadece yağ paketlerinin kâğıt ambalajları kalmıştı…
      Çok geçmeden bayan öğretmenimiz de sınıfın orta yerinde ilerleyen yağ şeridini görerek çömeldi, işaret parmağıyla dokundu, baktı ve “bu yağ,” dedi. Arkadaşımla sıralarımızda mahcup bakınırken, öğretmen bütün sınıfa meydan okuyordu:
      “Bu yağı buraya akıtan derhal ayağa kalksın!”
       Kalktım ve “biz” dedim. Fakat yetinmedi öğretmenimiz:
      “Siz kimsiniz evladım, kaç kişisiniz?”
      Arka sıraya dönüp, beti benzi atmış arkadaşımı göstererek, “Biz, ikimiz” dememle yerinden sıçrayan arkadaşım telaşla itiraz etmekte gecikmedi:
      “Ürtmenim, yoh  wallah Yilo’nun yağidir; onun babasi yağci, benımki duvar ustasidir, onunki yağcidir!”
      “Oturun!” diye bağırdı öğretmen ve bana dönerek çıkıştı: “Senin annen veya baban bu haftaki veli toplantısına gelsin. Teneffüste de ya silin bu yağı ya da hademeye söyleyin!”
       Okul çıkışı sınıf arkadaşımla bir süre tartıştık; o yağ paketlerini radyatörün üzerine kendisinin koyduğunu sonunda kabul ederek sözünü tuttu ve mukavva bir kutuya koyduğu bir çift simsiyah güvercinle çıkıp geldi Yeniköy’den.
      Teslim ettiği kutuyu elime aldığımda, ayaklarım yerden kesilmişti! O an sevinçten çıldırabilirdim…
      Yolda mahallemizin delisi Hâno’yla karşılaştım; Hâno, normal bir gövdenin üzerinde taşıdığı bir yumruk büyüklüğündeki gülünç kafasıyla gülümsüyordu. Onun sevinçle kucaklayıp koşarak güvercinleri evimizin damına, kömürlük olarak kullandığımız küçük barakaya getirdim. Aşağıda, avluda geniş bir sininin etrafında mahallenin kadınlarıyla şehriye kesen anam, güvercinleri getirdiğimi görmeden onlara meyve kasalarıyla güzel bir yuva yaptım, su ve yem kabı buldum. Kaçmasınlar diye, bir hafta kadar sonra açmak üzere kanatlarını bağladım…        
      Artık benim güvercinlerim de bir göğe, bir ellerime dokunacaklardı. Böylelikle ben de, evet ben de göğe dokunacaktım! Güvercin sahibi olmak, değil yalnız gökyüzüne yakın olmak, büsbütün ait olmaktı…Evet, ait olmaktı!
     Anam, daha birkaç gün geçmeden güvercin beslediğimi öğrenip, onları nereden almışsam derhal geri götürmemi istediğinde, onu kendimi bir arabanın altına atıp öldürmekle tehdit ederek sırrıma ortak ettim. İlk çocuktum; bana çok düşkündü anam. Babama da söylemeyeceğine söz aldım ondan.
      Artık okuldan dönünce önlüğümün düğmelerini, yakasını daha yolda çıkarıyor, eve girince de elimde taşıdığım kitap ve defterleri atarak soluğu güvercinlerimin yanında alıyordum. Güvercinler de yuvalarında ürkek, masum beni bekliyorlar, beklemiyorlarsa da ben hep beklediklerine inanıyordum. Bazen onları elime alıp inceliyor, boyunlarındaki koyu yeşil, parıltılı tüylere hayranlıkla bakıyor, başlarını birkaç saniye su kabında tutarak su içmelerini sağlıyordum. Bazen de sıkılacaklarını hiç düşünmeden gagalarını aralayıp yem yediriyordum. Çok yemeliydiler Yuvalarına büsbütün alışıp uçmaya başladıklarında,  üç beş buğday tanesi için başka güvercinlerin peşine düşmemeliydiler…
      Bitişik komşumuzun orta boylu, sarışın ve benden üç dört yaş büyük oğlu Medet de bir kuşbazdı. Akşamüstleri o da evlerinin damında -kendisinden yaşça küçük olduğum için- çoğu zaman beni görmezlikten gelerek, gözlerini güvercinlerinden ayırmadan bacısına art arda emirler yağdırırdı.
      “Kııız, terliğlerimi getııır!”
      “Kııııız, kuşların suyuni değiştııır!”
      “Kıız, baan bi tas ayran ver! Zebellah kimi olmişsan bi poha yaramisan!”
       Emirlerin ardından birkaç dakika geçmeden iri gözleri, bukleli saçları ve üzerinde hep aynı koyu yeşil basma elbisesiyle gizliden gizliye sevdiğim bacısı avludan dama çıkar, mutsuz ve telaşlı bir yüzle söylenenleri bir bir yerine getirip hiç konuşmadan yeniden aşağıya inerdi.
      Ben ise her emirden sonra başımı hafifçe  yana çevirip göz ucuyla ona bakar, o da bana baksın isterdim. İsterdim de, sanki ahdetmiş gibi bir kez olsun o mahcup başını kaldırıp değil bana, çevresine dahi baktığını görmemiştim.

      Babalarının kent merkezinde bir büfe işlettiğini ve her gece geç saatlerde evine sarhoş döndüğünü söylemişti anam.
      Bir akşamüstü güvercinlerim çatıdaki küçük kömürlükte kanatları bağlı dolaşırlarken, ben çömeldiğim yerde dalıp gitmiş onları izlerken, bitişik damdan komşumuzun kuşbaz oğlu Medet’in sesiyle irkildim:
      “Kuşlar senindir hee? Yeni almışsan?”
      “Hee, benımdır,” dedim böbürlenerek.
       Medet, güvercinlerimi küçümseyen bakışlarla süzdükten sonra söze girdi:
      “Paçali, yanı taklaci değildirler, ama uçuşlari eyidir. Bunların kanatlarıni daha on gün açmayasan. Açtığın vakit gettilerse, gettıği yerden heç istemeyesen,” dedi.
      “Niye istemiyem ki?” diye sorduğumda ekledi:
      “Kuşbazlıhta  heçele şey olmaz! Gettıği yerden istesen o kuşun kafasıni koparır verir. Diyah ki geri verdi; sen de o kuşi yuvada yaşatmayacahsan! Giden kuşi yaşatmacahsan! Çünki getmiş, kuşbazın haysiyetini iki para etmıştır. Kuş gettise sen de kopartacahsan kafasıni, kopartacahsan, anladın?”
      “Hee, anladım,” dedim yutkunarak…
       Aylardır kuşlarıyla ilgilenirken ve bacısına emirler yağdırırken izlediğim komşumuzun kuşbaz oğlu Medet’le ilk sohbetimizdi. Ondan öğrendiğim tek şey, yuvasından kaçan güvercinin kafasının koparmamız gerektiğiydi...

       *
      Okul çıkışları artık her gün soluğu damda alıyor, güvercinlerimi izlerken okuldan yeni döndüğümü, öğle yemeği yemediğimi, beton zeminde oturmakta olduğumu, hatta  bazen karıncaların, irili ufaklı böceklerin ayaklarıma üşüştüklerini bile göremeyecek kadar kendimi yitirip,  dışarıdaki bütün kötülükleri, evdeki- okuldaki katı disiplin kurallarını, özetle her şeyi unutup  âdeta onların yuvalarına sığınıyordum…     
      On gün kadar sonra güvercinlerimin kanatlarını açtım; elim yüreğimde, bir başka yuvaya gideceklerinden ölesiye korkarak bekledim. Fakat havalanıp bir süre uçtuktan sonra yeniden yuvalarına döndüklerinde, sevinçten ağlamaklıydım. Artık özgürdüler; artık istedikleri gibi uçup dönerek bana daha önce hiç tatmadığım bir özgürlük duygusunu hissettiriyorlardı. Bazen de Yeniköy’ün güvercinleriyle karşımızdaki buğday tarlasında buluşarak söyleşip koklaşıyor, hava kararmadan yuvalarına döndüklerinde sevinçten ayaklarımı yerden keserek bana o yoksul, mutsuz çocukluğumun en güzel günlerini yaşatıyorlardı…
      Ben ise arada bir mahalle arkadaşlarımla buluşuyor; top oynuyor, bazen de tenha bir yerlerde oturup dertleşiyordum. Bir öğle sonrası Yeniköy’ün arkasındaki su deposunun üzerinde mahalle arkadaşımla oturmuş konuşurken, söz dönüp dolaşıp mahallemizin kızlarına geldi ve herkes sırayla hangi kıza âşık olduğunu anlatmaya koyuldu.Kızlarla hiç konuşamadığımız için, birçoğumuz  adlarını bile bilmiyor, ancak oturdukları evlere göre tarif ediyorduk. Tarif ettiğimiz kızların, arkadaşlarımızın kardeşleri olmamalarına da özen gösteriyorduk. Orada ben de seçtiğim kızın kim olduğunu eviyle, koyu yeşil elbisesiyle anlatıp, aşkımın ciddiyetine mahalle arkadaşlarımı inandırmak için de, “Onu gördüğümde yüzüm kizariy,” dedim(!)
       Mahallemizin kızları bizden bihaberdi. Bir şeyler yapıp onları kendimizden haberdar etmeli ve o saf salak aşklarımıza bir karşılık bulmalıydık; fakat onlarla değil oynamak, gezip dolaşmak, konuşmamız bile utanç sayıldığı için bunu nasıl başaracağımızı bilmiyorduk.Sıkıntıyla birbirimize bakınırken, bir arkadaşımız birden öne atılıp müthiş buluşunu açıkladı:
      “Kızın öğüne geçıp gözün kırpacahsan! Kız buni görecah, o vakit bilecah ki sen oni seviysen. Kızlar bele bilir buni,” dedikten sonra defalarca sağ gözünü kırparak göstermeye koyulduğunda, bizler de aval aval ona bakarak ağızlarımız açık, sağ gözlerimizi kırparak balçığa bulanmış giysilerimizle hep birlikte prova yapıyorduk.
       Eve döndüğümde, aynada bir süre kendi kendime prova yaparak dama çıktım. Medet, yine emirler yağdırıyor, yine dünyayı umursamaz yüzünde aynı ifadeyle güvercinlerini uçuruyordu. Onun her emrinin ardından, sağ gözümü pür dikkat kırpmaya hazırladıysam da, yeşil elbiseli aşkım, dönüp  bir türlü bakmadığı için sonuç  elbette hüsrandı. Sonraki günler akşamüstleri evimizin damında hep göz kırpmaya hazır boşuna bekledim; gözümü kırptığımı görebilmesi için gelip karşımda oturması gerekiyordu(!) Ama müthiş formülü nasılsa öğrenmiştim. Er veya geç gözümü kırparak ona aşkımı ilan edecektim...
      Güvercinleri almamın üzerinden nerdeyse bir ay geçmişti. Ben ise hâlâ ona göz kırpamamış,  güvercinlerim de hiçbir yere kaçmamış, nereye giderlerse gitsinler hava kararmadan mutlaka yuvalarına dönmüşlerdi. Erkek güvercin, her akşam guğurdayarak eşinin etrafında dönüyor, birlikte bir süre öpüşüyor, verdiğim buğday tanelerini yedikten sonra  yuvalarına çekiliyorlardı. Ben ise aynada göz kırpma provalarımı sürdürüyor, arada bir Medet'le güvercinler hakkında çatıda sohbetler ediyordum.
      Bir gün Medet’lerin evinden işitilen “havaaar” sesleri ve çığlıklarla bütün mahalleli evlerinin önünde aldı soluğu; kalabalığı yararak  ne olup bittiğini öğrenmeye çalışırken, babalarının şehir merkezinde kurşunlanarak öldürüldüğünü öğrendim.
      Dış kapıya kadar sokulup bakışlarımı  avluya yönelttiğimde, sevdiğimi yüzünde korkunç bir kederle çığlık çığlığa ağlarken görmeye daha fazla dayanamayıp oradan hızla uzaklaştım. Öldürülen babalarını birkaç kez, okula giderken sabahın erken saatleri görmüştüm. Asık yüzlü, orta yaşlı bir adamdı. Mahallede pek görünmez, kimseyle konuşmazdı.
      Ertesi gün evlerinde taziye kuruldu, konu komşu birer ikişer başsağlığına geldiler. Sakin, mütevazı sokağımıza ölümün gölgesi düştükten sonraki günlerde Medet hiç damda görünmedi. Onun başıboş, aç kalan güvercinlerine de bazen ben çatıdan  yem atıyordum.

      Ama matem, sadece Medet’lerin evindeydi; mahallemizde, sokağımızda yine her şey bütün olağanlığıyla sürüyor, jetler de, güvercinler de sıraları geldiğinde dünyayı umursamazca uçarak hayatlarımızda ısrarla kendine yer açan kederleri yok sayıyorlardı...
      Bir okul dönüşü karşı tarlalara dolaşmaya gitmiş güvercinlerimin yuvalarına baktığımda, özenle yerleştirilmiş irili ufaklı çöpler arasında güzelim bir yumurta gördüğümde sevinçten bir süre yutkunamamıştım. Hayat, kötülüklerini de iyiliklerini de getirip kapılarımıza bırakıyordu. O küçük mahallede iki katlı, köhne evin damındaki toz içinde bir kömürlükte bir güvercin yavrusunun can bulup, kanatlanıp gökyüzüne, dünyaya kanat çırpabileceğini düşünmek bile müthişti!
       O yumurtaya rastlamamın üzerinden birkaç gün geçmişti. O gün okuldan döndüğümde güvercinlerimi yuvalarında bulamamış, dolaşmaya çıktıklarını düşünerek hiç kaygılanmadan öğle yemeği için aşağıya inmiştim. Çok açtım; hemen mutfağa yönelip ocakta fokurdayan tencerenin kapağını iştahla açtığımda, birden kaskatı kesildim.
      Kafaları koparılmış, yolunmuş bir çift güvercindi tencerede pişen… O an birden gözlerim karardı; olanca sesimle bağırırken, kaynayan tencereye ellerimi uzatıp güvercinleri avuçlamışım…Faltaşı gibi aralanmış gözlerimle üzerlerinden buharlar çıkan güvercinlere çıldırtan bir boğuntuyla bakınırken, o güne dek öyle bir acıyı hiç yaşamamıştım.
      Bağırışımı duyarak gelen anam, ellerimden güvercinleri alıp yeniden tencereye atarken,  ummadığım biçimde çıkışıyordu:
     “Okuluna gettım; öğretmenin evden okula yağ getırmış dedi, dersleri eskisi kadar eyi değildir dedi! Hep bu kuşlar yüzünden, kuşlar yüzünden! Ben de babana söyledim; o da bu sabah onları kesti işte!Kestiii!”
      Ben ise şokta, o tencerede pişenlerin boyunlarında parıldayan koyu yeşil tüyleri, gökyüzüne meydan okuyan o muhteşem kanatlarıyla o masum güvercinlerimin cesetleri olduğuna bir türlü  inanamıyordum. Dizbağım usulca çözüldü, yüzükoyun beton zemine yığıldım. Bir saat kadar hıçkırarak öylece kalakaldım. Anam, kaygıyla başımı okşayarak beni uzandığım yerden kaldırmaya çalıştığında onu bağıra çağıra  yanımdan uzaklaştırdım.
      Akşam  babam çıkıp geldi; ne o büyük kederimi ne de ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerimi hiç umursamadan oturup yemek istedi anamdan. O da pirinç pilavının üzerinde kızarmış güvercinlerimin birini getirip önüne koymasın mı? Gözlerimin önünde babamın iştahla yediğinin benim güvercinlerimden biri olduğuna inanamıyor, oturduğum yerde büzüşmüş, donakalmış halde ona dehşetle bakınırken,“Tanrım! Şu dünyada babamın, güvercinlerimden başka yiyebileceği hiçbir şey kalmamış mıydı!” diye kendi kendime söyleniyordum.
      Beni dünyaya getiren insanlardan gördüğüm bu inanılmaz ihaneti yaşadıkça affetmeyeceğimi düşünürken, babamın güvercinimi iştahla yemesini izlemeye daha fazla dayanamayıp, var gücümle bağırmaya başladım:
      “Zıkkıım yeyiiiin! Ben sizin oğlunuz değilim artıııııh!”
      “Alt tarafı iki kuş ulaan! Ne ağlıyorsun karılar gibi!” diyordu babam:"İki kuş işte!"
      “Ben sana güvercin beslemek yoh demedim mi? İtoğlu it! Anan gitmiş okuluna, sınıfta kalacahsın ulan, sınıftaa!”
      “Ben de bir daha okula gitmeem!” dememle babam, gayet serinkanlı,  masadan kalktı, odadan çıkıp elinde bir çamaşır ipiyle döndü ve anamla birlikte beni sımsıkı kavrayıp, bağlayıp yatak odasına götürerüp karyolaya bağlayarak sopayla dövmeye başladı.
      Ben ise uzatıldığım yerde, “Siz,  benim kuşlarımı pişirdiniz. Ben  artık sizin oğlunuz değilıım! Değiliiimmm!” diye avazım çıktığı kadar bağırıyordum.
      Sonra bileklerimi çözerek beni bırakıp çıktılar. O gece gözümü kırpmadım, sonraki gün okula gitmedim. Kendime gelemiyor, güvercinlerimin kesildiğine inanamıyordum. Babam ise beni o halde gördükçe, ”Alt tarafı iki kuş ulan!” demeyi sürdürüyordu. Öyle ya, alt tarafı iki kuşun, ömrümce unutamayacağım bir sızı olarak kalacağını nasıl bileceklerdi…
      Birkaç gün evden dışarı çıkmadım, yemek yemedim, evdekilerle hiç şey konuşmadım; onlar da durumumun kötüleştiğini anlayıp üstüme gelmediler…

       *
      Günler sonra darmadağın bir yüzle ilk kez dışarı çıktığımda, elinde iki ekmekle bakkaldan dönen yeşil elbiseli çocukluk aşkım ile parke taşlarıyla döşeli dar sokaktaki kapı önünde birden burun buruna geldik. Birbirimizi bir süre süzdük,  yanımdan geçip gitti. İlk kez  göz kırpabileceğim bir yakınlaşmaydı; fakat hiç içimden gelmedi. İkimiz de bozguna uğramıştık; o babasını, ben güvercinlerimi yitirmiştim. Hayat, bir avuç mutluluğu çok görmüştü bize…
      Aynı günlerde dama çıkıp güvercinlerimden yadigâr tek yumurtayı alıp pamuklara sararak geceleri yatakta, gündüzleri okul dönüşlerin saatler, günler, geceler boyu o yumurtalara hohlayıp durdum. O yumurtadan inadına bir güvercin çıksın, bu kez onu besleyip büyüteyim istiyordum. Fakat bütün çabalarıma rağmen o yumurta bir gün birden elimde kırılıverdi; içinden ise yarı haşlanmış bir görüntüden başka hiçbir şey çıkmadı…Çıkmadı!
      Okulların kapanacağı günlerdi. Arada bir yeniden dama çıkarak civardaki kuşbazlara gıptayla bakmaya başlamıştım. İki hafta kadar sonra ilk kez bitişik damda Medet’i gördüm. Onun yüzü de eskisi gibi değil, kasvetliydi.
     “Başın sağolsun, çoh üzülmüşem baban için,” diye seslendim ona.
     “Sağolasın Yilo. Ama dünya alem bile ki babamın hayfıni (intikamını) alacağam ,” dedikten sonra dönüp güvercinlerine baktı ve elleriyle onları göstererek:
     “On tenesini satmışam; biz bu mahleden gidecağız. Üç tenesini de saan verım,” dedi.
      İlgilenmediğimi görünce üsteledi:
     “Para mara istemiyem ha, elesıne verecağım, almayacahsan?”
     “Yoh, almayacağam,” dedim: ”Alsam onlari da keserler… ”
      Birkaç gün sonra evlerinin önüne bir traktör yanaştı; eşyalarını yükleyip komşularla vedalaştılar. Giderken bile sevdiğim kızın üzerinde yine aynı koyu yeşil basma entari vardı; onu sokağın girişinde park etmiş bir traktörün kasasına, eşyaların üzerine oturtmuşlardı. 
      Oturduğu yerde yüzündeki donuk, mutsuz ifadede küçük bir tebessümü, küçük bir veda mimiğini boşuna aradım. Traktör hareket edince bile yüzündeki o taş kayıtsızlığı değişmedi; sanki anılarını, acılarını gömdüğü bir sokağa değil de, bir boşluğa bakıyormuşçasına o kederli yüzünü alıp  gitti...
       Ben okul dönüşleri  giydiğim yamalı pantolonumla ellerim cebimde, burnumu çekerek ardından öylece bakakaldım. Güvercinlerimin ardından sevdiğim kızı da üstelik ona bir kez olsun göz kırpamadan yitirmiştim…
      Onların gidişinin ardından, yaz tatilinin bittiği günlerde biz de Bağlar semtinin bir başka mahallesine taşındık; güvercinlerim ise yıllarca kalbimde, nereye gidersem oraya taşındılar. Çok değil, üç yıl kadar sonra, ortaokulu bitirince bir siyasal mücadelenin saflarında buldum kendimi; çocuk yaşlarda hapse düştüm. Hayatın ve bu sistemin acımasız yasalarıyla; çarmıhlarla, elektrik şoklarıyla, ihanetle, kör karanlık hücrelerle erken tanıştım. Sonra çocuk yaşta evimi  terk ettim; sokaklar ve üniversiteli militanlar büyüttü beni. Onları yitirdiğimde hapishane koğuşları büyüttü... 
      Uzun yıllar ne güvercin besleyebilecek mütevazı bir damım, ne aşağıya indiğimde bir kâse çorbaya birlikte kaşık sallayabileceğim bir ailem olamadı. Ama insanların büyük oranının mutsuz olduğu şu namert dünyada, bir kuşla mutluluğa her zaman inandım. Bir kuşun mutluluğuna -bile- her zaman inandım....
      Baharları tezek ve iğde kokan o kenar mahallede yolları balçık deryası okulumun, baba diktasının posamı çıkardığı evimin, göğünü jetlerin, kaldırımlarını ise panzerlerin ve polis devriye araçlarının parsellediği mahallemin, gündüzleri atların pislikler bırakarak geçtiği o delik deşik dar caddelerin ve meteliğe kurşun  sıkan o yoksul çocukluk  günlerimin kuşlardan ve kuşbazlardan daha temiz, daha iri bir anlam bulamayışını, şimdi dönüp geriye baktığımda çok daha iyi anlıyorum. Bunu anladığımda, zamanın o günlerle aramda nasıl da böyle derin uçurumlar bırakarak akıp geçtiğine bazen şaşırıp kalıyorum...
     Aradan geçen upuzun yıllardan sonra Kuruçeşme’yi Yeniköy’le ayıran buğday tarlalarına yeni konutlar inşa edildi ve Yeniköy, bir köy olmaktan çıkıp Bağlar semtine dahil bir mahalleye dönüştü. O yıllar bir dava vekili olan Sedat Bey’in hayrına yaptırdığı o çeşme, çocukluk yıllarımızda arada bir iplik gibi olsa da akardı; sonra büsbütün kurudu.1990’lı yıllarda ise kaldırılıp yerine apartmanlar inşa edildi.
     Mahkûmiyetlerin, tahliyelerin, takiplerin,yolculukların  birbirini izlediği yılların ardından ne çok kasırgadan, sınavdan ve ölümden bin beter nice acıdan çıkıp yeniden Diyarbakır’a dönmüş, bir aylık siyasi derginin  Diyarbakır temsilciliğini yapıyordum. Artık yirmi  yedi yaşımda bir yetişkindim.
     Arada bir sigara aldığım, büromuza yakın bir büfeyi işleten soluk benizli, suskun ve hüzünlü gözleri sımsıcak bir kadın  oraya her gidişimde nedense dikkatimi çekiyor ve onun yüzünü kendime niçin öyle yakın ve tanıdık hissettiğimi hiç bilmiyordum.
      Bir gün oraya yine sigara almak üzere gittiğimde, bu kez büfenin kasasında bir erkeğin oturduğunu gördüm. Yüzüne dikkatle baktığımda, tam on dört yıl sonra görür görmez tanıdım kuşbaz Medet’i. Ona kendimi hatırlattığımda, sevinçle ayağa kalkıp içeri buyur etti beni. O da otuzlu yaşlarına gelmiş, şakaklarına aklar bile düşmüştü. Büfede, yanı başında ayakta duran -ve artık kim olduğunu hatırladığım- o soluk benizli, hüzün yüzlü ve  çocukluğumun ilk aşkı kadına bize iki çay vermesini - yine- emretti (!) 
      Çaylarımızı yudumlarken Medet aradan geçen yılları bir çırpıda özetledi:
     “Ordan taşındıhtan iki sene sonra babamın hayfıni (intikamını) aldım. İki kişi vurdum silahlan. On sekizden yedi gün aldığım üçün yaşım tutti, baan çoh ceza verdiler, çooh yattım Yilo! O hapıshana kavışlarında Allahım şaşti! Ahan bu tüken, bu bacım olmayaydi allahvekil hapıshanalarda aç bilaç, cıgarasız, sahapsız geberecahtım!”
      İkimiz de o an  birden dönüp bacısına baktık ; yüzünde yine o endamlı, o kendine müstakil yer etmiş hüzün... 
      O saat  anladım onda beni çeken tek şeyin hep o hüzünlü yüz ifadesi olduğunu.Zira, daha çocuk yaşlarda ne düşünsel ne cinsel çekiciliği hesaba katmadığıma göre, yıllar sonra anlamıştım ki, beni onunla yakınlaştıran, buluşturan tek şey hüzündü...

       Yaşadıkça, daha çocuk yaşlarımızdan itibaren bir yanımızı öyle yıkık, boynumuzu bükük bırakan, o yıkıntıdan hayatlarımıza yürüyen, hayatlarımızı kendiyle çoğaltan, ömürlerimizi kendiyle emziren hüzün...Benim kalbimdeki, onun yüzündeki, Medet’in yaşadıklarındaki. Bizi buluşturan, bize bulaşan hüzün…
       Dalmış, bunları düşünürken Medet’in sesiyle irkildim:
      “Güverçinler yalan oldi kardaş; sonra hapıshanada cırdon (lağım faresi) besledıh!” dedi acı acı gülümseyerek…
      “Ben de yattım, ama siyasi suçtan,” dediğimde, yadırgadı Medet.
      “Yaw bahtım Türkçen sosyetik, yanı tango olmiş; demah sen de siyasi oldun Yilo!”
      “ Nası istisen ele konuşah! Ma heç unutmamışam!” dedim.
       Şiveyi yeğleyen son cümlemle:“He  bızımki kimin konuşmağıni unutmamişsan demah,” diyerek gülümsedi.
       Sonra önemli bir şey söyleyecekmiş gibi yüzüne sert bir ifade takınıp söze girdi:
      “Yav bi menfaatın yohsa; namıs içün, baban içün değilse boş boşuna niye yattın siyasiden? Siyasiden yatmah boş boşuna yatmaktır Yilo? Ben babamın hayfı içün, mecburi yattım, ya saan kim zarar vermişti kardaş ?”
      “Yalnız bana mı? Onlar herkese, bütün insanlığa,  hayata zarar veriyorlar Medet! Ben de o zarar verenlere,  bu sisteme kızdığım için belki, onlara kızdığım için!” dedim de, bilmem anlamadığı için mi, yoksa onayladığından mı  bir yanıt vermedi…
       Sonra vedalaşıp çıktım o büfeden. Yol boyu yürürken düşündüm de, benim güvercinlerim kesilmese, onun babası vurulmasa belki daha az bozguna uğramış olabilirdik Belki askerlik yıllarımıza dek evlerimizin damlarında o  jetlere inat yine coşkuyla rengarenk güvercinler uçururduk… 
       Benim güvercinlerim kesilmese, onun babası vurulmasa elbette, elbette uçururduk... Belki  kim bilir hüznün kızına yeni bir elbise bile alınabilirdi ve o, hep orada, o mahallede evinin ve kalbimin avlusunda kalabilirdi…
       Kim bilir belki hiç ummadığı bir anda göz bile kırpabilirdim ona... 
       Bunları düşünürken o an akıp giden yıllara rağmen ona hâlâ göz kırpamadığım  düştü aklıma. 80''lerin sonu, Dağkapı Meydanı'nda klakson ve siren seslerinin acı acı bağrıştığı o sisli kış gününün sıkıyönetim gecesi Diyarbakır'ında, ellerimi ceplerimde buruk, çaresiz bir gülümsemeyle mırıldanarak: “Hayat bize göz kırptı ya,” dedim kendi kendime…Evet, hayat göz kırptı bize! 

       Hayat ve zaman, o  ölü kuşları, o anıları bizlere bırakarak ve sanki göz kırparak çekip gitmişti işte yanımızdan; çocukluğumuzdan, küçük sevinçlerimizden, yoksul yıllarımızdan...Ayazda bir an ürpererek paltoma sarılıp yürürken, "kuşlar!" dedim, uzaktı sonra...Kuşlar! Kuşlar uzaktı sonra…

                            Yılmaz ODABAŞI, HOŞÇA KAL DİYARBAKIR (İletişim Yay.) adlı kitabından

http://www.dr.com.tr/Kitap/Hosca-Kal-Diyarbakir/Yilmaz-Odabasi/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000564582

 




Geri
 
Yeni baskıları bulunmayan: Toplu şiirler HER ÖMÜR KENDİ GENÇLİĞİNDEN VURULUR ile ŞARKISI BEYAZ (Roman) yeni baskıları 2017 güz dönemi Siyah Beyaz Yayınları'ndan çıkacaktır.
     Yılmaz Odabaşı resmi web sitesi ® 2007